Ülke Gündemi
Işıklı, bembeyaz bir televizyon stüdyosunda bir baba, kızını 12 yaşındayken 5 bin lira karşılığında verdiği erkeğin "derin devlet" olduğunu, kızını eğitime götürdüğünü sandığını anlatıyor, o da her söylediğini onaylıyor. Ama stüdyo hoşnutsuz. Başka bir gerçek lazım; daha daha daha da sansasyonel.


O, bir televizyon programına telefonla bağlandı. Annesi ve babası beyaz ışıklı stüdyoda yüzleri buzlanmış oturuyordu. Müge Anlı sordu: "Olanları şimdi hatırlamıyor olman doğal ama kötü bir şey yaşadığının farkındaydın anladığım kadarıyla. İlk haftadan sonra, niye annenlere ben gitmek istemiyorum bu adamla demedin?"

O, adamın silahı olduğunu, öldürmekle tehdit ettiğini, korktuğunu anlattı önce, sonra sesinin her tınısının kapkara acısıyla savundu kendini: "Ben şimdi olsam, 18 yaşımda olsam yani, direnirdim. O yaşta direnemedim bile." Müge Anlı'nın yüzü de Müge Anlılığı da bir nebze olsun kararmadı bu cevap karşısında.

Baba sözleşmenin sahte olduğunu söyledi, boş kağıda imza attığını, kağıdın sonradan doldurulduğunu, sağ köşedeki fotoğrafın sonradan yapıştırıldığını... Bir yandan da her cumartesi kızını kendi eliyle teslim ettiğini kabul etti, ama öyle herhangi bir adama değil, "derin devlete".

Çok ışıklı, bembeyaz bir televizyon stüdyosunda, buzlu buzlu konuştu; adamın derin devlet olduğunu, kızını eğitime, "gizli derin devlet okulu"na götürdüğünü sandığını, kızını bekleyen yoksul gelecek karşısında "hiç değilse bir MİTçi, istihbaratçı olur" umuduna kapıldığını anlattı. Anne de hikayeyi doğruladı.

Şimdi bu hikaye baştan aşağı uydurma olsa ne fark eder? Gerçekse, devlet daha mı fazla içinde olur bu tecavüzün? Altı yıl önce tam olarak ne olduğuna, ne yaşandığına, baba ve adam arasında nasıl bir pazarlık yapıldığına kafa yormak, benbuldumcu gerçek fetişistlerine kalsın. Devletin devletliğini anlatan bu hikaye kurmaca ve gerçek arasındaki farkın, daha doğrusu bu farkın anlamının tamamen silinip yok olduğu bir hikaye.

Koskoca gri binalar, içine girilemez resmi makamlar, tonlarca evrak, imza, damga, tıkış tıkış hapishaneler, adliyeler, mahkemeler, okullar, sınavlar, sesi izin verdiğinden bir ton yüksek çıkanı içeri tıkan bir hükümet, polis, işkence, kurşun, sınır, anlaşmalar, yasalar ne kadar "devlet" yapıyorsa devleti, bu hikaye de o kadar "devlet" yapıyor devleti.

Diyelim ki hikaye gerçek, derinliğinden sual olunmaz devlet 12 yaşındaki kızına talip olduğunda, sormadan, sorgulamadan kızını kendi elleriyle teslim eden bir baba var karşımızda; Müge Anlı beyhude sordukça "ne demek derin devlet, kim bu derin devlet?" diye, "ne bileyim abla, hani oluyor ya" diye kıvranıp duran. Susurluk dese, Çatlı, Yeşil, faili meçhuller dese, olmadı Deli Yürek, Polat Alemdar dese, hiç olmadı "hani kaç yıldır 'tasfiye ediyoruz' diyorlar ya, onlar" dese Müge Anlı'yı ikna edebilir mi, meçhul. Derin devlet "kızımı istedi, verdim" diyecek kadar somut bir şey bir yandan; dile gelmez, elle tutulmaz, muhtevasına vakıf olunmaz bir sır diğer yandan...

Ya da diyelim ki her şey yalan, baba bu hikayeyi baştan aşağı uydurdu. Neden uydurdu? Kendini aklamak için. Bu hikayenin, 12 yaşındaki kızını para karşılığında satmasını örtecek kadar hak verilir, anlaşılır, onaylanır olduğuna ikna olduğu için. Kızının "hiç değilse bir MİTçi, bir istihbaratçı" olmasını isteyen bir babaya kim kızabilir?

Kızının başına konan bu talih kuşunu sorgulayıp geri çevirmesini kim bekleyebilir? Devlet kendisi yetmezmiş gibi bir de derinliğiyle, herkesin ve her şeyin üzerinde, dahası içinde, en mahreminde; herkese ve her şeye hakim, muktedir ve gizli, adeta tanrısal bir iktidar olarak tahayyül edilirken, kızının bu yoktan var, vardan yok eden gücün safına geçmesini istediği için kim suçlayabilir onu?

Devlet ve derin devlet kimilerinin kitabında bir ikilik, zaman zaman uzlaşan, bazen çatışan iki ayrı iktidar odağı olarak yer alıyor olabilir. Ama bu hikayedeki tahayyülüne bakınca görülen bir ikilikten çok, iki başlı "bir varlık". Bir çocuğun hayatında, onu eve gelip babasının elinden teslim alıp tecavüz edebilecek kadar var olan,  derinliğinin sorgulanamazlığını devlet olmasına, devlet olmasının sorgulanmazlığını derinliğine borçlu bir varlık...

O, babası buzun ardında bu derin devlet hikayesini anlatırken, telefon kulağında bekliyor. Bir avukat, bir psikiyatrist, bir de Müge Anlı beyaz mı beyaz ışıklı mı ışıklı televizyon stüdyosunda babanın hikayesindeki boşluklardan aldıkları pasları telefona yöneltiyorlar habire, açığı yakaladı yakalacak, yalanı ortaya çıkaracak, golü attı atacaklar. Ama nafile.

O, babasının her söylediğini onaylıyor. Üçlü şûra tatmin olmuyor, stüdyo hoşnutsuz. Başka bir Gerçek lazım; daha daha daha da sansasyonel...

Mesela altı yıl önce açılan tecavüz davasının hala sonuçlanmamış olması kimseyi o kadar ilgilendirmiyor, ya da tecavüzcü derin adamın cinsel saldırından üç ay tutuklu kaldıktan sonra altı yıldır tutuksuz yargılanmış olması o kadar sansasyonel gelmiyor. Oysa O, yaşamak zorunda bırakıldığı bu kapkara vahşeti, henüz 12 yaşındayken, konuşabilmiş karşısında bulduğu ilk yakınlığa. Çok sevdiği bir öğretmenine anlatmış. Alınıp satılmak, teslim edilip tecavüz edilmekten, maruz kalmak'tan ibaret değil hikayesi.

O, konuşmuş. O, anlatmış. Kendisi için, kendini talep eden bir şey yapmış, hem de 12 yaşında. Nereye varacağını tahmin edebilse yine konuşur muydu bilinmez. Çünkü tam altı yıldır cezalandırılıyor konuştuğu için.

Önce yargı, tüm konuştuklarını loş, rutubetli koridorlarında yuttu, O'nu bir dava dosyası yapıp tozlu bir rafa kaldırdı. Üç-dört ayda bir yeni bir mahkemeyle raftan indirip şöyle bir silkeleyip, sonra geri rafa kaldırdı. Tam altı yıl. Kendisine defalarca tecavüz eden adamın cezalandırılmasını bekleyerek geçen altı yıl. Bir anlık boşalmayla öğretmenine anlattıklarına, hakim, mahkeme, yargı inansın diye geçen altı yıl.

Sonra bir adliye muhabirinin kulağına çalınan bir dedikoduyla, dava dosyasından bulup çıkardığı sözleşme "utanç vesikası" diye boy boy gazetelerde basılıp televizyonlarda yayınlanınca, bir anda herkes onun bir eşya gibi satılıp alındığına inandı, yargı bile.

Derin adam tutuklandı. Böylece O, bir kez daha hiçlenmiş, yok sayılmış oldu. Çarpık bir el yazısıyla doldurulmuş, kenarına fotoğrafı iliştirilmiş bir belge, O'nun erkekler arasında bir eşya gibi alınıp satılmaya dur demesi, kendini talep etmesi, yani konuşup başına gelenleri anlatmasından çok daha önemli, çok daha etkili, çok daha "gerçek" oldu.

Şimdi Google'a "sözleşmeyle satılan kız" yazın. Karşınıza yüzlerce sayfa, binlerce link çıkacak: "sözleşmeyle satılan kız ilk kez konuştu", "sözleşmeyle satılan kız baba evinde ortaya çıktı", "sözleşmeyle satılan kız unutmak istiyorum dedi"...

Hepsi O'ndan söz ediyor. Hepsi el yazıyla hazırlanmış sözleşmeyi "utanç vesikası" diye sayfanın bir köşesine yerleştirmiş, "sözleşmeyle satılan kız"ın durumuyla ilgili son haberleri veriyor. Hepsi O'nun sözüne/anlatısına karşı, "utanç vesikası" dedikleri sözleşmenin daha yeğ tutulduğu anın imleyicisi oluyor. Hepsi O'nun tecavüze karşı çıkıp konuştuğu, kendi hikayesinin eyleyicisi olduğu anı silerek, O'nu bir belgeye yazgılı kılıyor. Bedenini ve hikayesini tecavüzün ta kendisi olarak anıtsallaştırıyor.

Ve bütün bunlar gözümüzün önünde oluyor.

O'nun adını sildiler ve yeni bir ad verdiler. O'nun adı artık "sözleşmeyle satılan kız".

Baba sattı, "derin devlet" aldı, yargı yuttu, medya kustu.

Biz izledik. 

Hazal HALAVUT

İstanbul - BİA Haber Merkezi 07 Şubat 2012, Salı

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Twıtter